Blog Listem

25 Aralık 2012 Salı

PARİS'TEKİ EŞ


Zaman tüneline girmiş gibiyim.
Hani çocukluğumuzda bir dizi vardı ya ; şimdi kırklı yaşlarını yaşayanlar hatırlar; Zaman Tüneli aynen öyle.

Tünel 1920'ye ve Paris'e atmış beni.
Kısa saçlı Hadley'in peşine takılmışım.
Hadley dediysem asıl adı  Elizabeth; 29 yaşında. Hoş bir kız. Annesini ve babasını kaybetmiş.
Özellikle babasının ölümü trajik bir son olmuş ve Hadley atlatamıyor bu acıyı.

Bir evdeyim. Evde parti var. Kadın erkek bir arada. Derin bakışlı, kahve rengi gözlü bir erkeğe takılıyor Hadley. Tabii ben de onunla birlikte takılıyorum o kahve rengi gözlere.

Delikanlının adı Ernest. Kimse tanımıyor onu.
Oysa çok  değil bir süre sonra, Dünya edebiyatı adıyla, soy adıyla tanıyacak onu " Ernest Hemingway " diye.
Kimse bilmiyor o anda, ben biliyorum sadece ve gülüyorum içimden sessizce :)

Aralarında bir yakınlık doğuyor  Ernest'le Hadley'nin ve ben aradan çekiliyorum doğal olarak; izliyorum onları.

Hadley, aşık olmak üzere kahve rengi gözlü, derin bakışlı delikanlıya. Delikanlı da ona.

Delikanlı tutkulu biri . Yirmirinde henüz. Tutkularından biri de yazmak.
Yazdıklarını Hadley ile paylaşıyor.
Hadley onun gelecekte iyi bir yazar olacağına inanıyor. Sonra aralarına başka şehirler giriyor, mesafeler giriyor; inişler çıkışlar yaşıyorlar birlikte.

İzliyorum onları, rüyalarımın şehri Paris'te olmanın mutluluğu da coşku veriyor bana.
Sayfaları çevirdikçe çeviriyorum. Merakla olacakları bekliyorum, sonunu merak ediyorum. Zaman tünelinde inmek istemiyorum...





10 Aralık 2012 Pazartesi

NAR AĞACI

Şahane bir kitap okuyorum.
Yazarı ile yeni tanıştım. Tereddüt ettim önce okumaya.
Okudukça çok sevdim.

Nar Ağacı'ndan söz ediyorum. Nazan Bekiroğlu'nun yeni romanından.
Nar Ağacı sayesinde, yazarla birlikte Trabzon'u geziyorum. 1912 yılına gidiyorum.

Bir fotoğrafın içinde bulyorum kendimi ve şimdi çoktan tarih olmuş insanların ve bir dönemin içinde yaşıyorum.

" Celil Hikmet Bey" ve " Zehra" nın masum aşklarına tanıklık ediyorum.

Sayfalar ilerledikçe roman bitmesin istiyorum. Adı gibi çünkü, ilerleyen her sayfada çoğalan bir roman Nar Ağacı.

Daha fazla anlatmayayım, tavsiye edeyim okumak isteyenlere ...

29 Kasım 2012 Perşembe

BABAMIN KÜÇÜK KIZI !!!


Bir haftadır babamın küçük kızı oldum yeniden !!

Elimden bırakmadan okudum, okudum.

Babalarımız ile ilgili sevinçlerimiz, üzüntülerimiz; " keşke " lerimiz, " iyi ki " lerimiz hepsi bu kitapta toplanmış.

Biz; babalarımızın küçük prensesleri, hiç büyümemişiz aslında ve ne güzel bir iş yapmışız onlara yazdığımız mektuplarla ...

Epeydir elimde mendille bir kitap okumamıştım. Gözyaşlarım bazen güzel bir tebessüme de döndü okurken. Tanıdığım blog arkadaşlarımı okurken daha bir duygulandım.

Ve nihayet kitabım bu gün bitti.

Kitabı bütünüyle çok beğendim.
Gelirinin  21.Yüzyıl Eğitim ve Kültür Vakfı (YEKÜV) kanalıyla, çocukların eğitimi için bağışlanacak olması daha da gurur verici elbette.

" İmza Kızın "  ı  mutlaka okuyalım ve sevdiklerimizle paylaşalım ...

8 Kasım 2012 Perşembe

TANGO İSTANBUL



Şahane bir polisiye okudum.
Tadı o kadar damağımda kaldı ki, yazarın hemen diğer kitaplarını da aldım.
Bu seriyi geç keşfettiğim için yine kendime kızdım.

Romanda acemi dedektif Kati Hirşel'e bayıldım.
Kati Hirşel İstanbul'u memleketi sayan bir Alman. Sadece polisiye romanlar satan bir kitap evi var. Tatlı bir kadın!! Esprili, hayatla da kendinle de barışık.

Neyse ne romanın konusunu ne de Kati'yi fazla anlatmayayım.
Tango İstanbul'u halen okumadıysanız acele edin derim.
Pişman olmayacak hatta eski kitapları da edinip okuyacaksınız.
Ciddiyim ...

29 Ekim 2012 Pazartesi

HAYALLER İÇİNDE BİR DÜŞ



Altı günlük bana göre çok uzun sayılabilecek bir tatile kitap sığdırmasam olmazdı. İki kitap okudum bu bayram.

Birincisi Umutcan Ceppioğlu'na ait. " Hayaller İçinde Bir Düş. "

" Hayaller İçinde Bir Düş " öykü kitabı. Kitabın ilk öyküsünde mahalle arkadaşları ile saklambaç oynayan çocuk Derya ile tanıştım. Çocuk gözüyle Derya'nın hayata bakışı, babasına olan duygularından etkilendim.

İkinci öyküde karşıma genç kız Derya çıktı. Genç kız Derya'nın içinde kopan fırtınalara, gençlik heyecanına ve genç yaşında omuzuna aldığı acılarına tanıklık ettim.

Çocuk Derya ve genç kız Derya'yı geride bıraktığımda bir başka öyküde yaşlı ve huzur evindeki Derya ile tanıştım,  kitap akıcı dili ve değişik kurgusuyla çabucak bitti.

Tek tek ele alındığında öykü gibi görünse de bir bütün olarak Derya'nın hayatını roman tadında okudum.

Yeni yazarları okumayı seviyorum. Yeni bir yazarla tanışmışsam mutlaka onun diğer kitaplarını da araştırıp okuyorum. Bu kitapta da böyle oldu, çünkü Umutcan Ceppioğlu bu kitabı ile yazarlık konusunda okura güzel duygular vaad ediyor.


Blog not : İkinci kitabım henüz bitmedi. Sanırım bu gece biter. O da bir sonraki yazımın konusu olsun:)

17 Ekim 2012 Çarşamba

KARIŞIK KURUŞUK ŞEYLER

Bazı "şeyler" vardır, insana iyi gelen. Ummadığı anda yüreğine, ruhuna dokunan, sihirli değnek gibi "şeyler".

Değişik şekillerde hayatımızın içinde yer alır onlar.
Bazen bir dostla yapılan doyumsuz sohbettir, bazen sevgilinin omuzuna yaslanmak ve her şeyi o an unutmaktır.
Dumanı ve köpüğü üzerinde bir sabah kahvesi, ya da bir fincan ya da ince belli bardakta içilen çaydır.
Otuz yıl sonra bulduğunuz bir dosta sarılmak, ya da hep sizinle olan kaybetmek istemediğiniz bir dostun elini hiç bırakmamak da  olabilir.

Ya da okuduğunuz, kitap, dinlediğiniz müzik, izlediğiniz film. O kadar çok örnek verilebilir ki o iyi gelen "şeylere"  ...
Karışık Kuruşuk Şeyler  de böyle bir " şey " işte.

Elime aldığım anda başlayıp bitirdiğim, aslında karışık kuruşuk olmayan, içinde kocaman bir hayatın olduğu bir kitap.

Yazılarını Hürriyet Gazetesi'nden takip etmeyi alışanlık edindiğim Yonca Tokbaş'ın kitabı Karışık Kuruşuk Şeyler'ini ben çok sevdim.

Kitabı bitirince şunu düşündüm; " Evet son sözü hayat söyleyebilir ama hayatın içinde kurduğumuz cümlelerimiz var ya, o biziz işte. "
Yonca cümlelerini kurmakla kalmamış, konuşturmayı başarmış.

Galiba hayatın anahtarı kendi  cümlelerimizi kurmakta ve hatta onları konuşturmakta saklı ve o anahtar biz fark etmesek de elimizde aslında.

2 Ekim 2012 Salı

ASMA PANSİYON


Tam da son bahara yakışan bir kitap okuyorum bu günlerde.
Bitsin istemiyorum.
Benim için yeni bir yazar, yeni bir roman.

"Asma Pansiyon" adı.

Antalya'nın yağan sağanak yağmuruna rağmen geçmeyen sıcaklarına inat; Bozca Ada'nın serin havasına götürdü bu roman beni.

Asma Pansiyon'un sahibi, Madam Yenola ve Madam Yenola'nın hüzünlü hayat hikayesi, Müzik Öğretmeni Belma ve oğlu Cem, avukat Murat, Asma Pansiyon'un ilk sahibi Feryal Hanım, eşini kaybettikten sonra hayata tutunmaya çalışan Ekrem Bey, aşk acısı yaşayan Defne,  Defne'nin annesi ve babası Yahya Bey, Yahya Bey'in Defne'nin bilmediği geçmişi ...
Yolları bir şekilde kesişen insanlar ...

Yok daha fazla anlatmayayım, şahane bir roman bu.
Kitabı bitirir bitirmez; yazarın diğer kitapları olup olmadığını araştıracağım ve en kısa sürede yolumu Bozcaada taraflarına düşüreceğim. Zaten çok sevdiğim yerlerdir. Bir kere daha gideceğim ...

Romandan en sevdiğim iki cümleyi paylaşmak isterim :

" İnsanın ait olduğu yer, olmak istediği yerdir. "

" İnsan ümidini kesince, beklemeyi bıraktığı her şey gelir düşer kollarına ".

28 Eylül 2012 Cuma

VEDA



Her şey yerli yerindeyken ve  hayat yolunda gidiyormuş gibi gözükürken; hatta kendimize göre kurulu şahane bir düzenimiz varken, taşlar yerinden oynarsa; örneğin, yaşadığımız ülke, dünya ülkeleriyle girdiği savaşı kaybederse, yaşadığımız şehir, düşman kuvvetleri tarafından işgal edilirse ve her şeye rağmen, ülkeyi yönetenlerin, en iyisini yapacağını/yapması gerektiğini düşünmeye devam edersek, bizi neler bekler hiç düşündük mü?

Ters giden bir şeyler varken, hayat yolundaymış gibi nereye kadar yaşanabilir?

Acaba, günün birinde, istemeyerek de olsa, yaşadığımız toprakları terk etmek zorunda kalır mıyız?

Bu durumda katlanacağımız sonuçlar nelerdir?

Gitmek mi daha zordur yoksa kalmak mı?

****

Yıllar önce, 1. Dünya Savaşı bitmiş, İstanbul işgal edilmişken, Beyazıt’ta eski bir konakta yaşayanlar tam da bu düşünceler içinde hayatlarına devam etmektedirler.

Ülkede yaşananların yolunda gitmediğini fark etse de padişaha gönülden bağlı, son Osmanlı Meclisi’nin Maliye Nazırı Ahmet Reşat Paşa ve ailesinin yaşadığı konaktaki insanlar, -özellikle kadınlar-, içinde bulundukları durumun vehametinden habersiz, yaşanmakta olanları görmezden gelmektedirler…


Oysa hayatın konakta yaşayanların her birine ayrı ayrı sunacağı sürprizleri olacaktır.


Roman, üç önemli kadın kahraman ve bunlardan ikisinin gölge gibi hayatlarının peşinde olan yaşlı bir kadın kahraman üzerine kurgulanmış.

Azra Ziya, Behice, Mehpare ve Behice ve Mehpare’nin bir şekilde hayatlarına müdahale eden/edebilen Saraylı Hanım.

Yazar romanı kurgularken, çağdaş, vatanı uğruna her şeyi göze alarak aşkı geri plana itebilen kadın kimliğini Azra Ziya’ya, eşine çocuklarına bağlı, tek amacı, eşine iki kız evlattan sonra erkek çocuk vermek olan, yüzünü batıya dönmeye çalışırken geleneklerinden kopamayan, batılılaşma isteği ise özentiden ve taklitten öteye gidemeyen Maliye Nazırı eşi kimliğini Behice’ye, Osmanlı geleneklerinden kopamayan, padişahtan ve saraydan ayrı düşünmeyi asla kabul etmeyen kadın kimliğini ise Saraylı Hanım’a yüklemiş. Bu kadınlar içinde cesareti ile ön plana çıkan, vatanı ve sevdiği adama olan aşkı için her şeyi göze alabilecek cesur kadın kimliğini ise Mehpare üstlenmiş.

Veda, okurların dikkatini iki tür insan tipiyle çekmeyi başarıyor:

Bir yanda Milli Mücadele için canlarını tehlikeye atmaktan korkmayan ve Anadolu’ya yer altından bile silah kaçırmaya çalışan yürekli insanlar, öte yanda İstanbul Hükümeti’nin hâla bir şeyler yapabileceğine inanan, - esir şehir- de yaşamlarını devam ettirmeye çalışan ancak işgal kuvvetlerinin havai fişek atışlarıyla yeni yıl kutlamalarını bile bomba sesleri sanarak bulundukları yerlere sığınmaya çalışan ürkek insanlar.

Ayşe Kulin'in,  ses getiren romanı Veda okurlarıyla buluştuktan sonra şimdi de dizi olarak izleyicilerin karşısında.

Veda, diğer adıyla – Esir Şehirde bir Konak- aslında bir üçlemenin ilk kitabı .

Kitabı okurken; hep o dönemlerde yaaşsam ne yapardım diye sordum kendime.

Verdiğim cevap çok kesindi.
O dönemlerde yaşamış olsaydım, İstanbul'un işgaline dayanamaz ve çoktan Anadolu yollarına düşmüş olurdum.

Bakalım dizi, kitap kadar etkili olacak mı?
 

9 Eylül 2012 Pazar

BANGIR BAGIR FERDİ ÇALIYOR EVDE ...

Açık konuşmam gerekirse ben bu kitabı okuma konusunda çok
ön yargılıydım.

Adı bana hiç çekici gelmedi çünkü.
Nedenine gelince; yıllar önceydi; üniversite sınavlarına hazırlandığım dönemlerdi. Oturup bilmem ne kadar test çözmem gereken dönemlerdi. Bir de liseyi bitirme telaşı içindeydim.

Ne zaman, özellikle test kitaplarımı elime alsam, alt kattaki komşumuz gerçekten bangır bangır Ferdi ve Orhan Baba şarkıları çalardı.
Haa bir de o dönemde  İbrahim Tatlıses yeni meşhur olmuştu.
Ayağında Kundura ve Sabuha şarkıları da komşumun dinlediği şarkılar arasındaydı !!!!

Ben bu yüzden bu müzik türünü hiç sevemedim ...

Blog sayfalarında kitapla ilgili çok güzel anlatımlar okudum sonra.
 Blog arkadaşlarımın okuduğu kitaplar, kitap almamda referans olurlar bana. Kitap hakkında biraz da internette araştırma yapınca, bu kitabı okumam gerektiğine karar verdim.

Bu gün D&R'da aradım, bir tane kalmıştı aldım ve okumaya başladım. Kitaba başlar başlamaz 55. sayfaya geldim ve az önce bitirdim. Hemen düşüncelerimi yazıp paylaşmak istedim.

Kitapta on dört tane sıcacık öykü var.
Öykü okumayı her zaman sevmişimdir.
Bir kaç sayfa sonra biteceğini bilirsiniz, bitsin istemezsiniz.
O bir kaç sayfaya kocaman hayatlar sığmıştır aslında; okurken fark edersiniz.
Sonları bazen buruk bir tebessüm, bazen hüzün bırakır yüzünüzde. Kimi zaman bir kaç damla göz yaşı gözlerinizde.

Ben bu öykülerde hepsini buldum. Beni  etkileyen bir şey daha var. Yazarla yapılan bir söyleşide yazar;  bu öyküleri bir gün kitap olacağını düşünmeden yazdığını söylüyor. Naçizane öykü denemeleri yazan beni bu cümle çok heyecanlandırdı.

Kitap tanıtımlarını çok uzatmayı sevmiyorum. Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde şahane bir öykü kitabı.
Ben tanıtsam da tanıtmasam da öykü severler bu kitabı kesinlikle kaçırmayacaklardır, belki de çoktan okumuşlardır ...

3 Eylül 2012 Pazartesi

TANRI DAİMA TEBDİL-İ KIYAFET GEZER


Adı ilginç geldi bana. Okumakta ön yargılı davrandım ama.

Kişisel gelişim kitabı gibi bir tarzı vardı ve ben; sizi bilmem ama kişisel gelişim kitapları okumayı pek sevmem.

Sonra kısa bir tatile gitmeye karar verdik. Tatilde ne okusam diye düşünürken, kitaplığımda bu kitap çarptı gözüme. Bir kaç sayfasını karıştırdım; çok da kişisel gelişim kitabı gibi durmuyordu.

 Aşık olduğu kadının terk etmesiyle intihara teşebbüs eden Alan'ı bir ses durdurup; ölmekten vaz geçiriyor. Böyle başlıyordu kitap. İlerleyen sayfalarda aslında bir roman okuduğumu fark ettim.

Kitabın adı nedeniyle Alan'a müdahale eden kişinin tebdil - i kıyafet halinde gezen Tanrı olduğunu düşünerek okudum kitabı :))

Son sayfalara doğru aksiyon haline dönüşen romanın şaşırtıcı sonunu hiç anlatmayayım ki okumak isteyenlere sürpriz olsun.

Yazarın hayal gücüne ve bağlantılarına hayran kaldığımı belirtmek isterim.

Kitap tatil boyunca okundu ve bitti. Tatilde olmasaydım bu kitabı okur muydum? Bilmiyorum.

Yine de kitaptan en sevdiğim bir kaç cümle ile yazımı bitirmek istiyorum :

" İnsanları değiştiremezsin. Onlara ancak bir yol gösterebilir, sonra da bu yola girme arzusu verebilirsin ."
***
" Öfke sağırlaştırır, umutsuzluk kör eder; bize sunulan büyüme fırsatını kaçırırız. "

24 Ağustos 2012 Cuma

BENİM ÇILGIN AİLEM


Temmuz ayından beri her D&R' a gidişimde raflardan bana göz kırpan bir kitaptı Benim Çılgın Ailem.
Gelin görün ki o kadar çok sıra bekleyen kitap var ki elimde, -  halen de var
 - almak istememiştim bir türlü.

Geçenlerde yine bir D&R ziyaretimde raflardan ısrarla gözüme çarpmaya devam etmesine daha fazla dayanamadım ve kitabı aldım.

 İtiraf edeyim; kitabın kapağına bayıldım. Bana çok sıcak, çok hoş göründü nedense. Eski bir oturma koltuğu, koltuğun üzerindeki kitap ve yandaki köpek gözüme çok sevimli geldi ... Al beni, oku beni der gibiydi bütün kitap kapağı.

Kitap bir ilk roman. Çevirmeni de yeni bir isim. Kanada doğumlu bir gazeteci ve editör.
Okunması kolay. Tam yaz kitabı.

Aykırı bir anne, deli dolu bir baba ve uçuk kaçık bir amca ile iki kardeş arasında geçiyor roman.

Arka kapağında yazdığı gibi çok da büyüleyici olmasa da yaz aylarıında okura güzel zaman geçirtmeyi vaad ediyor ...

17 Ağustos 2012 Cuma

STEFAN ZWEIG'İN SON GÜNLERİ



Çok çok çok sevdiğim bir yazardır.

Kitaplarını okumaya yıllar önce başlamıştım. Yıllar sonra trajik ölümünü öğrendiğimde ise çok üzüldüğümü hatırlıyorum.

Stefan Zweig Avrupa'da faşizmin yükselen ayak sesleri sonucunda, yaşadığı topraklardan ayrı düşmüş; sonrasında da ülkesinde  kalıp mücadele etmediği için kendine küserek hayatını ikinci eşi ile birlikte evinde zehir içerek sonlandırmış.

" Stefan Zweig'in Son Günleri " ni kitap raflarında görünce tereddütsüz alma nedenim; delilik ile ölüm arasında gidip gelerek, sonunda ölümü seçen ünlü yazarın ruhsal çöküşüne, son anlarına tanıklık etmekti.

Kitabın yazarı Larent Seksik. Adını ilk kez duyuyorum, akıcı kelimelerle yazmış kitabı.

Stefan Zweig hayranları mutlaka okumalı diye düşünüyorum.

Yazarla hiç tanışmamış olanlar ise Seçilmiş Öyküler'le tanışmaya başlayabilirler ...

15 Ağustos 2012 Çarşamba

ÇOK ŞEKERLİ ÖLÜM


Zeynep ve Meral zıt kutuplarda gezen iki arkadaştır.

Zeynep'in güneş gözlüğü takıntısı vardır, rengarenk gözlüklerle gezmeyi sever. Har pazartesi rejime başlar salı bırakır !!!
Gözlükleri gibi kendi de renkli bir kişiliktir.

Meral bilgisayar mühendisidir.
On yıl önce eşiyle ciddi bir trafik kazası geçirmiş kaza sonucu hem eşini hem de yürüme yeteneğini kaybetmiştir.

Meral aynı zamanda iyi bir internet kullanıcısı ve hackerdır.
Kırmadığı şifre, girmediği bilgisayar, banka hesabı yoktur.

Zıt kutuplarda yaşayan bu arkadaşlar kendi karakterlerine uygun bir isim bularak dedektiflik bürosu kurarlar. MED  - CEZİR DEDEKTİFLİK BÜROSU.

Eşi Oktay'ın  ihaneti nedeniyle eşinden ayrılmış olan Nilüfer; eski eşinin kendince şüpheli gördüğü ölümünü soruşturmak için Med - Cezir Dedektiflik bürosunun kapısını çalar. Böylelikle üç kadının yolu şüpheli görülen bir ölüm nedeniyle kesişir.
Aslında Adli Tıp Kurumu, Oktay'ın ölümü için şeker koması raporu vermiştir.
Cinayet sadece bir varsayımdır.

Roman konusu olan diğer kahramanlardan hiç söz etmiyorum.
yaz aylarında eğlenceli bir polisiye okumak istiyorsanız Çok Şekerli Ölüm'ü kesinlikle öneriyorum.

Romanı yazarı Ayşe Erbulak. Sevgili Altan Erbulak'ın büyük kızı.
Kavak Yelleri'nde Efe rolü ile gençlerin gönüllerinde taht kuran Dağhan Külegeç'in annesi.
Bu isimler de kitabın referansı bence.

Çok şekerli Ölüm " Hafiye Karılar" serisinin ilk kitabı.
İkinci kitap " Limoni Ölüm " olarak yakında kitap evlerinde yerini alacak.
Ben şimdiden ikinci kitabı merak etmeye başladım bile ...

10 Ağustos 2012 Cuma

BÜYÜK YOLLARIN HAYDUDU

 

" Ben sana mecburum bilemezsin
adını mıh gibi aklımda tutuyorum
Büyüdükçe büyüyor gözlerin
Ben sana mecburum bilemezsin
İçimi seninle ısıtıyorum ...

Bu dizelerle ve tüm Attila İlhan şiirleri ile tanıştığımda üniversite yıllarımdaydım. Kısa zamanda şairin ve şiirlerinin tiryakisi oldum.

Televizyonda diziler henüz bu kadar yayılıp, tükenme aşamasına gelmemişken, hatta renkli televizyonlara yeni geçilmişken; şahane bir dizi izlemiştim.  " Yarın Artık Bu Gündür".
Oradaki doktor Zeynep karakterini çok sevmiştim.Nice sonra dizinin senaryosunun da Attila İlhan'a ait olduğunu öğrenmiş; hem sevinmiş, hem şaşırmıştım.

Yıllar geçip giderken, Attila İlhan  şiirleri,  romanları ve sanatçı kişiliği ile,kitaplığımda ve kalbimdeki yerini aldığından; bu dünyadan seksen yaşında gittiğinde, yakınlarımdan birini kaybetmiş duygusuna kapılmıştım.

Perşembe günü rutin kitap evi ziyaretlerimden birinde " Büyük Yolların Haydudu " nu görünce, hüzünle karışık bir sevinç yaşadım.

Kitabı satın aldım tabii ve okuyup  bitirdim.

Kitabı okuyunca anladım ki, hayatındaki her kadına ayrı değer vermiş büyükusta.
Her birine yazılan şiirler, yıllar önce sevdiğim dizi karakteri DoktorZeynep'in kimden esinlenildiği, Beyoğlu'nun, Baylan'ın, Ankara'da Flamingo Pastanesi'nin henüz tanınmadığı zamanlar. Hiç adını duymadığım ünlü tiyatro sanatçısı Nevin Seval, şairin eşi Biket ilhan.

Sadece bunlar mı? Seksen yıllık hayatın izleri.

Aslında kelimeler, cümleler yetmez anlatmaya.

Şairin o güzelim şiirinde dediği gibi " Ayrılık Sevdaya Dahil " miş.
Gideli çok zaman olsa da iyi ki bu dünyadan  " Büyük Yolların Haydudu" usta şair geçmiş .
---------
*** Sanmıştık ki ikimiz yeryüzünde ancak birbirimiz icin varız,
İkimiz sanmıştık ki, tek kisilik bir yalnızlığa bile rahatça sığarız .
Hic yanılmamışız her an düşüp düşüp kristal bir bardak gibi
Tuz parça kırılsak da hâla içimizde o yanardağ ağzi
Hala kıpkızıl gülümseyen sanki ateşten bir tebessüm zehir zemberek AŞKIMIZ ...

*** Ayrılık Sevdaya Dahil şiirinden ...

5 Ağustos 2012 Pazar

FAKLI RÜYALAR SOKAĞI


Meraklısı bilir; Nazlı Eray okurunu hemen her romanında fantastik bir yolculuğa sürükler.

Bu öyle bir yolculuktur ki nerede gerçek biter, rüya başlar ya da rüya biter gerçek başlar okur da bilemez. Bu arayış içerisinde su gibi okunur romanları yazarın.

Farklı Rüyalar Sokağı da böyle bir roman olmuş.
Romanda Arjantin Halkı’nın yıllar geçse de unutamadığı Eva Peron  ana kahraman olarak karşımıza çıkıyor.

Kendini insan klonlamaya adamış Güney Koreli Doktor,  ölüm döşeğinde olan Mehmet Ali Bey’i klonlayarak tekrar yaşama döndürme çabası, tek amacı çok arzu ettiği bir eve sahip olmak isteyen Neyyire Hanım, gözleri görmeyen biri tarafından tutulmuş ve romanın sonuna kadar kime ait olduğu bilinmeyen, ölüm döşeğindeki Mehmet Ali Bey’in başucunda   bulunan bir günlükte yazılanlar, kanatları 5 kilogram ağırlığında olan ve her gece gelerek Eva Peron’un hikayesini anlatan bir erkek melek,  ara sıra bir gözün retinası içinde yapılan sohbetler, Ankara, Buenos Aires, İstanbul, Frankfurt arasında geçen yolculuklar romanda ilk başta göze çarpanlar.

Yazarın, roman okunurken yorumunu okuyucuya bıraktığı bazı konuları geri planda  gözlemek mümkün.
Klonlamayla ölüme çare bulunup bulunmayacağı, ya da bunun iyi bir şey olup olmadığı, klonlama sonucunda ortaya çıkan yeni bedenin, yeniden var olduğuna sevinmektense, kendi hayatını sorgulaması, başka gözlerle hayata bakmanın ne ifade ettiği, hayatı algıladığımız kadar yaşamakta olduğumuzun yorumları da biz okurlara bırakılanlar.

Romanın en çarpıcı kahramanı Eva Peron ve  onun kısacık yaşamı  hakkında edindiğimiz bilgiler.
Arjantin Halkına umut olmuş, halk tarafından eşinden bile daha çok sevilmiş bir kadın Eva Peron.
Yazar da, Caravaggio’ nun  şu sözleriyle  başlamış romana “ Yıldızlar yoksulların pırlantalarıdır”.

Fantastik romanları sevenlerin bir iki gün içinde bitirebileceği bir roman Farklı Rüyalar Sokağı.

Yok bu kadar gerçeklik içerisinde, rüyayla, kurguyla, hayalle işim olmaz diyenler mi onlar  bu romanı okumasınlar, kendi tercihleridir ne de olsa. ama emin olun çok şey kaçıracaklardır !!!

Benim düşüncem mi?
Ara sıra rüyalar ülkesinde dolaşmak gerek.
Bir gözün içine girip hayata başka gözlerle bakabilmeyi denemek gerek.
Hayata başka gözlerin içinden bakabilmek, yeni pencerelerin açılmasına neden olur çoğu zaman.
Hayata açılan pencere sayımız ne kadar çoksa, hayatımız da o kadar renkli, havadar ve yaşanılası olacaktır.




29 Temmuz 2012 Pazar

" IDEON " TANRILARIN YOLU



Hiç; bir kitabı okuyup bitirdiğinizde, kitabın içinden binlerce kelebeğin yüreğinize dolduğunu hissettiniz mi?

" İdeon Tanrıların Yolu" nu okuyup bitirdiğimde tam da bu duyguyu yaşadım.
Son dönemde kitap tercihimi blog dostlarımın önerileri arasından seçer oldum. İdeon Tanrıların Yolu da böyle seçilmiş bir kitap.
Yazılarını her daim okumaktan keyif aldığım sevgili Zero' nun o özel tanıtımından sonra, kitabı tereddüt etmeden edindim.

İkinci Dünya Savaşı sırasında  büyük bir tesadüf sonucu bir grup özel insanın yolu İda Dağına; savaş yerine barışın egemen olduğu topraklara düşer. Bu öyle bir düşüştür ki, bu insanlar bir süre hangi topraklarda olduklarını bile anlayamazlar; cehennemin en karanlık yerinden cennetin ortasına düştüklerini fark etmeleri uzun sürmeyecektir.

Bu toprakları onlardan daha önce keşfeden biri daha vardır.
Kazı çalışmaları için İsviçre'den gelerek, kısa sürede yöre halkının " Yorgan Dedesi " olarak sevgisini kazanan bilge kişilikli arkeologtur bu.

Yorgan Dede,  " Hayat Tozu " nu aramaktadır !!!

Bu arayış sırasında, ilerleyen sayfalarda farklı koşullarda olsa, birbirini tanıma imkanı olamayacak iki insanın aşkına tanıklık ederiz .
Roman kahramanları ile birlikte aşkın sınırları olmadığına bir kere daha inanırız sayfaları çevirdikçe.

Farklı bir sonla biter roman. Geriye, içindeki bilgilerle bıraktığı derin izler kalır.

Yorgan Dede ve on iki gizemli adamı unutmak kolay olmayacak ...


*** On iki gizemli adam geldi.
Yer ile Gök'ün birleştiği yerden.
ölülere hayat sunmaya,
İskender'in çağrısına uyarak.
Sadece İda'da yetişen,
Parlak çiçekten topladılar.
Öyle parlaktı ki, güneşe eş.
...

*** kitaptan

17 Temmuz 2012 Salı

BABA OĞUL VE KUTSAL ROMAN


Murat Gülsoy yeni tanıdığım bir yazar.
Nedense yeni tanıdığım yazarların romanlarını en son romanından, en başa doğru okuma gibi bir alışkanlığım var.

Baba Oğul ve Kutsal Roman da yazarın son kitabı.

Kitabı elime alır almaz bir de baktım ki 50. sayfaya gelmişim.

Roman iki farklı öyküyle başlıyor. Okurken asıl öykünün, roman kahramanı yazarın bitmeyen Aşkı Asena, Asena'nın erkek kardeşi Emir -ki Emir'le ilgili gerçekleri okudukça öğreniyor okur-. Aşiyan'da yazarın köpeği Kıtmir'le yapılan yürüyüşler bu yürüyüşlere köpeği Robin'le eşlik eden Merve, Merve ile yazarın arasında gelişenler damgasını vuruyor. Haaa bir de Merve'nin sürekli uyuyan, uykuda kendine başak bir hayat kuran dedesini unutmamak gerek.

Tüm bunları ilgiyle okurken şaşırtıcı bir biçimde bitiyor roman.
 Roman biter bitmez yazarın başka hangi romanları olduğunu araştırdım ve buldum bir kaç tane.
Şimdi okuma sırası onlarda ...

28 Haziran 2012 Perşembe

BİN MUHTEŞEM GÜNEŞ



İki kadın düşünün.
Kaderleri aynı, çünkü üzerinde yaşadıkları topraklar ve bu topraklardaki bitmeyen kavga aynı.
Biri diğerinden sadece birkaç yıl önce doğmuş, annesinin deyimiyle “ harami” bir kız çocuğu.
Babasının annesinden başka eşleri ve bu eşlerden de pek çok çocuğu var.
Küçük kız, çocuk gözleriyle babasını çok severek, babasının kendisi ile ilgilenebilmesi için sıranın kendine gelmesini bekleyerek büyüyor, geleceği belirsiz.
Diğeri, aydın bir anne babanın, büyütürken zarar gelmesin diye gözlerinin içine baktığı akıllı mı akıllı, aklına koyduğunu yapmaktan çekinmeyen bir kız çocuğu. O diğer kadından yaklaşık on yıl kadar sonra gelmiş dünyaya, O’nun koşulları biraz daha farklı ve bu fark O’na kendisi fark etmese de şans getiriyor.

Yaşadıkları topraklar ikisi için de güzel ve önemli ama karışık.
Yıllar boyu özgür olma fırsatı verilmeyen bir ülkede devam ettiriyorlar hayatlarını.

Bu ülkede yabancı ülkelerin işgali var, işgalden kurtulalım derken karanlığın içine hızla sürüklenen bir toplum var. Cehalet var, acı var, savaş ve gözyaşı var. Kadınların hiç şansı yok. Susmak zorundalar. Ezilmeye mahkumlar. "İstenmeyen bir suç işlediklerinde" en ağır ceza “ recm” ile karşı karşıyalar.
Kavganın bitmediği bu ülkenin adı Afganistan.
Her şeye rağmen yaşama savaşı veren, her acıya kendince göğüs germeye çalışan iki kadın ve iki kadının kesişen hayatları. Aralarında başlayan kendilerinin bile inanamadığı mükemmel bir dostluk ve her şeye rağmen vatan topraklarına duyulan özlem.
“ Bin Muhteşem Güneş “ Afgan yazar Halit Hüseyni’nin "Uçurtma Avcısı" romanından sonra yayınladığı yeni romanı.

 Okuduğum kitaplar içerisinde etkisinden uzun süre kurtulamadığım bir romandı Bin Muhteşem Güneş .
Romandan etkilenme nedenimi bilemedim ben.
Kadın olduğum için mi?

Ülkemi çok sevdiğim için mi?
Laik Türkiye Cumhuriyeti’ nde doğup büyüdüğüm için mi?
Bilemedim.
Bin Muhteşem Güneş mutlaka okunmalı.

24 Haziran 2012 Pazar

HAZİRAN KİTAPLARI

ŞEMSPARE :  Elif Şafak'ın yeni kitabı, henüz okumadım, kapağını çok beğendim, kitap FİRARPERST'deki gibi yazarın köşe yazılarından oluşuyor. Köşe yazılarından oluşan kitapları okumayı sevmiyorum aslında ama FİRARPERST'i keyifle okumuştum bakalım aynı keyfi ŞEMSPARE'de bulabilecek miyim?
****
SUFLE : Geçen yaz yayınlanmış bir roman. Aslı E. Perker'i tanıyıp sevmeme neden oldu. Keyifle okudum. Ferda'ya üzüldüm, Öykü'nün kendinden emin hallerine bayıldım. Marc'ın karısı Clara'ya olan aşkının karşısınıda şapka çıkarttım ama en çok Lilia'ya üzüldüm . Tavsiye ederim.
                                                              ****
BAŞKALARININ KOKUSU : Şahane bir Aslı E. Perker romanı daha. yeni başladım elimden bırakamıyorum. Okuyup bitirince paylaşacağım mutlaka ...
                                                                ****
DUYGULARIN RENGİ :  Sevgili yeğenimin bana hediyesi. Konusunu çok beğenmiş o. Renk farkının insan yaşamında hiç de önemli olmadığını anlatan bir kitap.  Filmi de var kitabın, okumaya zaman bulamayanlar filmini de izleyebilirler ...
***
MEMLEKET HİKAYELERİ : Ayfer Tunç en sevdiğim yazarlardan biridir. Memleket Hikayeleri'ni hemen edinip okudum. Başlangıçta deneme tadı verdiyse de devamındaki öyküler çok güzeldi.

17 Haziran 2012 Pazar

SUFLE

Sufle sever misiniz?
Ben bayılırım. Hele yaz aylarında dondurma eşliğinde müthiş olur. Gelin görün ki sufle yapmayı beceremem. Ne zaman niyet ettiysem, hep ortası çöker nedense. Özensem de, alel acele yapsam da bu böyle :((

Aslı Perker'in SUFLE adlı romanının varlığından haberdar olunca, hiç düşünmeden aldım. Belki sufle yapımı  ile ilgili bir püf noktası vardır diye.

Romanda birbirinden farklı üç kahraman var. Üçü de mutfak işleriyle yakından ilgili. Bu üç kahramandan biri olan Lilia da aynı benim gibi. Sufle yapmayı beceremiyor. Yaptığı sufleyi kendi yaşamı ile örtüştürüyor. Her ortası çöken suflede derbeder olan ruhunu görüyor.

Diğer kahraman Marc karısına deli gibi aşık bir adam. Bir sabah aniden karısı ölüveriyor ve hayatı değişiyor Marc'ın.

Ferda romanın Türk kahramanı. Elinden gelse hiç mutfaktan çıkmayacak. Sorunlu, daha doğrusu hastalığı kendine dert edinmiş bir annesi var. Ferda'nın annesinden kaçma yolu ise mutfaktan geçiyor.

Ben Sufle'yi içok sevdim. Üç kahramanda da kendimden bir şeyler buldum.
Henüz okumamış olanlara romanı tavsiye ederim.

11 Haziran 2012 Pazartesi

BİRAZ ONDAN BİRAZ BUNDAN


Tam da uzun zamandır beklediğim Murakami'nin  kitabı 1Q84'e başlamışken, tam da kahramanların hayatınnın içine bodoslama dalmışken; karşıma sevdiğimyazar Ayfer Tunç'un yeni kitabı Memleket Hikayeleri çıkmasın mı?
Hal böyle olunca ne yapıldı? Hemen ilk kitap evine gidildi ve Memleket Hikayeleri alındı; okunmaya başlandı ve kitabın seksen sayfası devrildi !!!

Diğer tarafdan 1Q84'deki Aoume ve Tengo'nun hayatlarına yapılan bodoslama dalışa da devam edildi.

Biraz ondan biraz bundan okuyorum, bazen iyi geliyor gerçekten ...

5 Haziran 2012 Salı

KAHPERENGİ


Dersler biter bitmez, okullar daha kapanma aşamasındayken okuma hızımı arttırdım.

Bir yanda başucumda bekleyen kitaplarım, diğer yanda internetten yeni sipariş ettiğim kitaplarımla başbaşayım bu aralar  ve bu birliktelikten de hiç şikayetçi değilim :))

Başucumda epeydir bekleyen kitaplardan biriydi Kahperengi ve adı bana çok itici gelmişti.
Okumaya da bu ön yargıyla başladım.

Romanın kurgusu, konusu daha ilk sayfalardan beni içine çekti.

Küçük bir Ege kasabasının dar sokaklarından birine sıkışmış kalmış insanların hayata tutunma mücadelesiydi okuduklarım.

İhanet üzerine kurgulanan romanda romanın esas kahramanı Narin'e yaşadıklarından, yaptıklarından dolayı kızamadım nedense.

Yazarın geçmiş ve gelecekle bir arada kurguladığı romanı başarılı buldum.

Beni etkileyen cümlelerden bazılarını da paylaşmadan yazıyı bitirmek olmaz :

" İki insan birbirine sırtını döndüğünde aralarındaki mesafe dünyanın çevresine eşit oluyordu ."

" Aşk birini unutamamak değil, onu her gördüğünde yeniden hatırlamak, Kaç yıl geçerse geçsin her karşına çıktığındaa ynı şekilde hissetmektir ."

" Hayat, doğrularla yanlışlar arasında bir sarkaç gibi sallanıp dururken, insanlarda onunla birlikte bir o yana bir bu yana savrulur. "

" Hayat engebeli olmaktan çıkıp engebenin kendisine dönüştüğünde, başladığınız yere dönebilmek için dünyayı dolaşmanız gerekir. "

28 Mayıs 2012 Pazartesi

İNCİR KUŞLARI


Kış aylarında okuduğum bir romandı İncir Kuşları.
Adı ilginç gelmişti; ben hiç incir kuşu görmedim, ama incire bayılırım:)
İncir Kuşlarını merak etmiştim. Konusu doksanlı yılların başında, çok yakınımızda yaşanan ve tüm dünyanın göz göre göre seyirci kaldığı Bosna Savaşıydı.
İlerleyen sayfalarda,incir kuşlarının aniden patlayan bombalarla, incir ağaçları ile birlikte yok olup gideceklerini okumak üzücüydü elbette.

Roman ailesinden herkesi savaşa kurban veren ve zor koşullarda ayakta kalmaya çalışan Suada'nın hikayesi.
Savaşın acımasızlığını okurun yüzüne çarpan bir roman.

Romanda savaşla ilgili şu ana kadar duymadığım bilgiler var.
Okunması kolay, ancak sıradan cümlelere çok yer verilmiş. İyi bir okurun gözünden kaçmayacak anlam bozuklukları da var romanda.

Yine de bilirim; kitap yazmak kolay değil. Her şey gibi emek ister. Acımasızca eleştirmek zaten haddim değil.

İncir Kuşları dönem romanları okumak isteyenler için  sürükleyici bir roman.

Kitapsız günümüz geçmesin ...

21 Mayıs 2012 Pazartesi

ÇAVDAR TARLASINDA ÇOCUKLAR


Yıllar önce Kadıköy'deki sahaflardan birinde elime alıp tekrar bırakmıştım.
O zamanki adı  " GÖNÜLÇELEN" di. Neden satın almadığımı hatırlamıyorum şimdi, ama aklımda kalmıştı kitap.

Sonra araya her zaman olduğu gibi başka kitaplar girdi. Bu arada " GÖNÜLÇELEN " Yapı Kredi Yayınları tarafından   " ÇAVDAR TARLASINDA ÇOCUKLAR ADIYLA " yeniden basıldı. Ben yine okuyamadım. O kadar çok okumak istediğim kitap var ki sıra gelmesi için özel bir şeyler olması gerekiyor illa ki.

GÖNÜLÇELEN ' le ilgili özel şey geçen günlerde oldu.
der-saadet.blogspot.com un sahibi sevgili Gamze ile,  blog sayfalarında başlayan arkadaşlığımız ete kemiğe büründü.

GÖNÜLÇELEN de  ÇAVDAR TARLASINDA ÇOCUKLAR adı ile bana bu buluşma sayesinde bana hediye edildi.

Bu sayede yıllar önce Kadıköy'deki sahaflardan birinin raflarına geri bıraktığım kitaba yeniden kavuştum.

Romanı çok sevdim. On beş yaşındaki aykırı ergen Holden'ın ağzından anlatılan güzel bir roman. Okumayanlara tavsiyem; benim gibi ertelemeyin lütfen; Çavdar Tarlası'nda Çocuklar; diğer adı ile Gönülçelen okunması gereken, kitaplığınızda olması gereken romanlardan biri.

Her zaman kitapların okunmak için  sırasını beklediğini söylerim ya; bu kitap da böyle oldu. Sırasını bekledi, belki de anne olmamı; erkek çocuk annesi olmamı bekledi.
Dünyaya "ergen" gözlerle bakmak çok farklı çünkü ...

11 Mayıs 2012 Cuma

KİTAPSIZ KALMAK SUSUZ KALMAK DEMEKTİR



1.Ne sıklıkla kitap okursunuz?
Her gün özellikle akşam uyumadan önce mutlaka okurum. Okumadan uyuyamam o derece yani …
2.En sevdiğiniz yazar/lar?
Ayşe Kulin, Hakan Günday, Ayfer Tunç, Haruki Murakami, Panait Istrati,  Isabelle Allende, Tolstoy ilk  aklıma gelenler
3.En beğendiğin Kitap/lar?
Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında / H. Murakami
Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış anlatılan Kısa Tarihi/ Ayfer Tunç
Yeşil Peri Gecesi / Ayfer Tunç
Ruhlar Evi / Isabelle Allende

4.(Yerli/yabancı) hangi yazarların kitaplarını daha çok tercih edersin?
Öyle bir ayrım yapmıyorum, keyif alırsam hepsini okurum …
5.Bugüne kadar en beğendiğin kitap serisi?
Seri halinde kitap okuyamam, seriyi takip ederken sıkılıveriyorum. Araya değişik  kitaplar girsin istiyorum .
6.Daha çok hangi tarz okumaktan hoşlanırsın?
Gündelik yaşam üzerine, gerilim, polisiye.

7.En son hangi kitabı okudun?
En son okuduğum kitap Sultanı Öldürmek / Ahmet Ümit

8.Şu anda hangi kitabı okuyorsun?
Çavdar Tarlasında Çocuklar. Diğer adı Gönülçelen

9.Kitap blogları hakkında ne düşünüyorsun? Yeterli mi?
Çok beğeniyorum. Kitap seçme konusunda yoluma ışık oluyor.

10.KİTAP OKUMAK sizin için ne ifade ediyor?(cevabını en çok merak ettiğim soru)
Kitap okumak hayattır. Vazgeçilmezdir. Olmazsa olmazımdır benim.

Mimlediklerim: Bu mimi çok geç yayınladım, ben yayınlayana kadar eminim çoğu arkadaşım yanıtlamıştır.
Bu nedenle kimseyi mimlemiyorum. Kitap seven her blogdaş yanıtlayabilir :)

30 Nisan 2012 Pazartesi

SULTANI ÖLDÜRMEK

Ünlü tarihçi Müştak Serhazin; çalan telefonu kayıtsızca açar.
Telefonun ucundaki ses yıllar önce ayrıldığı ve unutamadığı mavi gözlü sevgilisi Nüzhet'ten başkası değildir.

Akademik kariyeri için Müştak'tan ayrılmayı tercih eden ve Amerika'ya giden Nüzhet, yıllar sonra İstanbul'a dönmüştür ve hemen Müştak'ı aramıştır.
Nüzhet eski sevgilisiyle akşam yemeği yemek istemektedir.

Müştak sevgilisinin davetine içerler. Aslında bu karşılaşmayı ve telefonu yıllardır beklemektedir. Sevgilisinin kendisini yıllar önce terk etmesini hazmedemeyen Müştak'a bu ayrılığın hediyesi olarak  bir hastalık kalmıştır.
Psikojenik Füg. Unutma hastalığı. Müştak yaşadıklarını sürekli olarak unutmaktdır.

Yine de kendisine bu kadar acılar yaşatmış kadının teklifine kayıtsız kalamaz ve Nüzhet'in evine gitmeye karar verir.

Müştak ayrılığın acısıyla hep bir hayal kurmuştur.
Yıllar önce mezun olurken Nüzhet'e ve kendisine üzerinde Fatih Sultan Mehmet'in tuğrası olan mektup açacağı almıştır.
Hayali Nüzhet'i bu mektup açacağı ile boynundan vurup öldürmektir; diğer yanda da Nüzhet' e olan duyguları  hiç değişmemiştir . 
Üstelik, böyle bir cinayet işleyebilecek biri değildir Müştak Serhazin.

Bu duygularla eski sevgilisinin evine gider.
Evde bir tuhaflık vardır.
Evin kapısı ardına kadar açıktır ve Nüzhet; koltukta hareketsiz oturmaktadır.

Müştak kısa bir süre sonra Nüzhet'in ölmüş olduğunu fark eder.
Hem de hayalini kurduğu biçimde, mektup açacağı ile boynundan aldığı darbeyle ölmüştür.

Müştak Serhazin, "Psikojenik Füg" hastalığının etkisiyle, cinayeti kendinin işlediğini anında kabul eder; hatta kanlı mektup açacağını çeşmede yıkayarak yanına alır ve bir suçlu gibi evden uzaklaşır.
.....

****
Romanın tamamını anlattığımı düşünmeyin sakın, çünkü roman bundan sonra başlıyor.

Son dönemde evdeki tadilat çalışmalarım nedeniyle hızla okuyamasam da Sultanı Öldürmek bu güne kadar okuduğum Ahmet Ümit romanlarının en iyisi ve en kurgusu sağlam olanı.

Okumak isteyenlere tavsiye ederim.

19 Nisan 2012 Perşembe

UYUMSUZ DEFNE KAMAN


Buket Uzuner'in yeni romanını kitap raflarında görünce sevindim. Kumral Ada Mavi Tuna'nın kitap lezzeti halen beynimin kıvrımlarında durmaktaydı çünkü.

Kitabın  seri olacağını öğrendim sonra;  hemen alıp okumasam mı diye düşündüm ve fakat bende  cilt cilt kitap okuma sabrı  hiç yoktur.
Konuyu ne kadar da merak etsem, bir cildi bitirip diğerine başlayamam.
Bu düşünceyle Uyumsuz Defne Kaman'ın Maceraları'nda SU kitabını aldım.

SU 'yu su gibi okudum.

Buket Uzuner'i Kadıköy, Moda ve İstanbul' u en iyi anlatan yazarlardan biri olarak gördüğümden romanlarını çoğu kere sadece İstanbul betimlemeleri için alıp okurdum.

Bu sefer de öyle oldu. Kitabı bütün olarak çok beğendim.
Okurken kısa bir Kadıköy yolculuğu da yaptım zihnimde.

Kitapta beni etkleyen cümleler de oldu tabii. İşte bir kaçı :

" İnandığımız her şey  bizim onu nasıl kavradığımızla ilgilidir ." 

***

" Baskıya karşı direnmek insanın kendi istediği yolda hayatını kurmak için mücadele etmektir."

***

" Kitap ve hayvan sevmeyen insana güvenmem ."

Romanda favori kahramanlarım sahaf Semahat ve uzun beyaz saçlarını iki yandan ören çörek otlu ayçöreği yapan Umay Nine oldu.

Neyse daha fazla anlatmayayım.  Uyumsuz Defne Kaman'ın yeni maceralarını bekleyelim.

Küçük bir blog not  : Uyumsuz olmak iyidir, işe yarayabilir ...

13 Nisan 2012 Cuma

NE OLURDUM ?


Gerçekten merak ederim; ben  ben olmasam  ne olmak isterdim diye.
Uzun uzun da düşünmedim aslında, düşünmesi keyifliymiş bunu fark ettim.

Sevgili Eren bu konuyla ilgili mim göndermiş bana. Mimleri cevaplamayı seviyorum.
Özellikle yazmak için konu sıkıntısı çektiğim anlarda yardımcı oluyor mimler bana.
Bu sefer de böyle oldu.
İşte yanıtlar ne olurdum :
1.Yemek olsam ne yemeği olurdum?

Bahar ayındayız ya, enginarı  çok severim  zeytinyağlı enginar olurdum .

2. Müzik aleti olsam ne olurdum?

Kesinlikle ud olurdum. Bu aralar içimde ud çalma isteği var. Yıllar önce başlayıp bıraktığım için çok pişmanım ama zararın neresinden dönsem kârdır değil mi? Bir yerden devam etmek lazım .

3. Araba olsam hangisi olurdum?


Oğlumun en sevdiği film olan Arabalar 1 ve 2 filmlerinin kahramanı Şimşek Mc Quenn olmak isterdim. Arabalar 1 ve 2’yi oğlum sayesinde 3 – 4 kere izlemiştim de sevmiştim keratayı J

4. Aylardan hangisi olurdum?

Mayıs olurdum. Baharın en güzel ayı mayıs bence.  İnsanın yüreğine ılık rüzgarlar, taze çiçek kokuları dolduran bir aydır mayıs bana göre …

5. Ayakkabı olsam hangisi olurdum?

Çok tarzım olmamasına rağmen yüksek topuklu bir ayakkabı olurdum. Nedenini bilmiyorum, görüntüsünden olabilir, topuklu ayakkabıları çok estetik bulurum  

6. Kıyafet olsam hangisi olurdum?

Yazlık bir elbise olurdum. Fazla uzun  olmayan ama çok da mini olmayan, boyundan bağlı, omuzları açıkta bırakan, rengarenk bir yazlık elbise olurdum.

7. Renk olsam hangisi olurdum?
Yeşil olurdum. En sevdiğim renktir yeşil, giyside de makyajda da, doğanın içinde de yeşile bayılırım.


8. Hayvan olsam hangisi olurdum?

Teredüttsüz kedi olurdum. Ev kedisi olmayı tercih ederim tabii J
9. Şu anda okuduğum kitabın 137. sayfasında ne var?

Buket Uzuner’in son kitabını okuyorum, 137. Sayfada dikkatimi çeken bir yazı yok ne yazık ki ama 136. Sayfanın başında bir baş ucu cümlesi var onu paylaşmak isterim :

"Kişi inciyi denizden çıkarmadıkça o ister inci olsun ister çakıl taşı, fark etmez."

9 Nisan 2012 Pazartesi

KUMRAL ADA MAVİ TUNA

Hani bazı insanlara  " İyi ki varsın " deriz ya.
Kendi adıma söylemem gerekirse çok az insan için kullanırım bu cümleyi.
Bu insan hayatımzdan hiç çıkmasın isteriz. Çıkmaması için de gereken özeni gösteririz.
Yıllar önce Kumral Ada Mavi Tuna'yı okuduğumda bunları düşünmüştüm ve Ada'nın Tuna'ya roman içinde söylediği şu cümleler yüreğime işlemişti :  Yüreğimde sana ayrılan yer herkesinkinden büyük. Yalnızca bir arkadaş, bir kan kardeş, bir sırdaş, bir çok yakın dost değil, bir büyük sevgisin sen... Yanında sonsuz şımarabileceğim ve hala kaybetmekten kormayacağım tek kişi...
Roman Kuzguncuk'ta geçer. Ada, Aras ve Tuna çocukluk arkadaşlarıdır.
Aras ve Tuna kardeştirler. Üç arkadaş birlikte büyürler. Onlar büyürken biz de Kuzguncuk'un güzel atmosferine ve üç arkadaşın birlikteliğine tanık oluruz.
Aradan yıllar geçer. herkes büyür. Beklenmedik olaylar gelir başlarına ve bir gün Tuna kendisiyle hesaplaşmaya başlar. Bu hesaplaşma bir iç savaştır aslında.
Kumral Ada Mavi Tuna doksanlı yılların sonuna doğru okuduğum en mükemmel romanlardan biridir.

Roman hakkındaki düşüncelerimi blogumda paylaşma sebebim, Buket Uzuner'in yeni romanına başlamış olmam. Roman hakkında henüz bir şey söyleyemem. Çok başlardayım. Okurken aklıma Kumral Ada Mavi Tuna geldi.

Bence kitaplıklarımızda mutlaka olması gereken bir roman.

4 Nisan 2012 Çarşamba

AÇLIK OYUNLARI - KARARSIZ -

 Bu yazımda okuyup okumamakta kararsız kaldığım Açlık Oyunları'nı paylaşmak istiyorum.
Açlık Oyunları'nı çevremde o kadar çok duydum ki ister istemez  özellikle kitabı merak ediyorum.
Diğer yandan okumam gereken çok kitap var ne yapacağımı bilemiyorum.
Filmi de şu an gösterimde. Acaba kitaba zaman ayırmadan filmi mi izlesem? Diyorum ya kararsız kaldım!!!
Gözümü korkutan kitabın üç seri olması.
Ben bunu Alacakaranlık serilerini de okurken yaşamış, ikinci kitapta sıkılmıştım. Özellikle ikinci kitapta kurtadamlarla vampirlerin kavgası biraz absurd gelmişti.
Ne yapayım bilemedim?
Açlık Oyunları'nı okusam mı okumasam mı?

2 Nisan 2012 Pazartesi

BİR DELİLER EVİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ




Bazı kitapları okurken elinizden düşüremezsiniz.
Hem sonunu merak eder, hem de bitirmek istemezsiniz.

Kitap bittikten sonra, bu sefer de dilinizden düşüremezsiniz.

Çevrenizdeki tüm kitap severlerle kitabı paylaşır hatta benim gibi okuduğu kitabı kitaplığında tutmaktan çok paylaşmayı seven biri iseniz birer birer arkadaşlarınıza verirsiniz, ya da hediye edersiniz.

Sonra ne mi olur?

O okuduğunuz kitap hem aklınızın hem yüreğinizin hem de kitaplığınızın baş köşesine oturur.

Ayfer Tunç’un yaklaşık bir yıldır kitaplığımda bekleyen “ Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan kısa Tarihi” adlı romanı bende tam da bu etkiyi yarattı.

Kitapla ilgili tek bir olumsuz eleştiri yapmam gerekirse, kitabın puntolarının çok küçük olmasıydı.
Ancak eğer okumak isterseniz bu bile kitabı bir solukta okumak için çok önemli bir neden olmuyor.

Sonuç olarak kitabı okuyup bitirdikten sonra öncelikle yazarın her biri ayrı bir roman konusu olabilecek beş yüze yakın karakterle nasıl başa çıktığına şaşıp kalıyorsunuz.

Daha fazla anlatmayayım; Ayfer Tunç ve muhteşem romanı Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan kısa Tarihi” benim gönlümün Nobel edebiyat Ödülünü çoktan aldı bile.

Henüz okumadı iseniz önemle tavsiye ederim ...

24 Mart 2012 Cumartesi

ONCA YOKSULLUK VARKEN


Okumaya geciktiğim kitaplarım var benim.

Ya varlığını geç fark ettiğim ya da, kitaplığımda durduğu halde okuma sırasının geç geldiği kitaplar.
Nedense böyle kitapları, eski bir dostla özlem giderircesine hızla okurum.
Bittikten sonra da elimden geldiğince paylaşırım, herkesin okumasını isterim.

Onca Yoksulluk Varken de  böyle bir roman oldu benim için. Romain Gray'in Emile Ajar takma adıyla yazdığı ve kendisine yıllar önce Goncourt Ödülü kazandıran bir roman Onca Yoksulluk Varken.
Annesini hiç görmemiş, babasının varlığından bile haberi olmayan bir çocuktur Momo. Asıl  adı Muhammed'dir, Arap'tır. Hayata  1 - 0 mağlup  başlayanlardandır ama henüz farkında değildir.

Kendi durumunda olan pek çok çocuğa bakmayı görev edinmiş Musevi Madam Rosa'nın yanında büyümektedir.

Madam Rosa eski bir fahişedir ve kendi durumunda olan kadınların doğrup bıraktıkları çocukları büyütmektedir.

Momo on yaşındadır. Dünyaya çocuk gözleriyle bakmaktadır. Roman boyunca dünyaya onun gözlerinden bakmayı okur da öğrenir.
Yaşlı Madam Rosa'yla küçük Arap çocuğun dostluğunu kimi zaman gülerek, kimi zaman hüzünle okuyorum şimdilerde.

Okumadıysanız mutlaka öneririm.
Roman Vivet Kanetti'nin şahane çevirisiyle zaten kendini okutuyor.
Kitabın girişindeki şu cümle benim için nokta vuruşu oldu belirtmek isterim :

" Sevdiğin yüzünden deli oldun dediler, yaşamın tadını yalnız deliler bilir " dedim .

15 Mart 2012 Perşembe

BİZİM BÜYÜK ÇARESİZLİĞİMİZ


Bazı kitaplar vardır. Elinize alır, sayfaları çevirmeye başlarsınız ve hoş bir tebessüm yayılır yüzünüze.

Sayfalar ilerledikçe kitabın konusunun içine girer, elinizden bırakmak istemezsiniz.

İçinde geçen cümlelerden kendinize de anlamlar yüklersiniz.

Bizim Büyük Çaresizliğimiz böyle bir roman.
Bildiğim kadarıyla Barış Bıçakçı'nın ilk romanı.
Bir aşk üçgenini anlatıyor roman. İkı sıkı dostun günün birinde aynı kıza aşık olmalarına rağmen birbirleri için  değişmeyen  duygularını, dostluklarını usta bir kurguyla anlatıyor.

Bizim Büyük Çaresizliğimizin filmi de geçen yıl gösterimdeydi. Filmini henüz izlemedim. Belki de  kitap daha güzeldir. Kitabı bitirdikten sonra izlemek lazım .

İki yıldır kitaplığıma yaşayan genç Türk yazarların kitaplarını konuk ediyorum.
Onur Caymaz, Hakan Günday ve Emrah Serbes'le başlayan bu okuma serüveni Mine Söğüt ve Barış Bıçakçı ile devam ediyor.

Bu kitaplar ilerleyen yıllarda klasik tadında olacak diye düşünüyorum. Çocuklarımıza bırakabileceğimiz en güzel miras şahane bir kitaplık bence  .
Bu duyguya kapılmamın nedeni oğlumdur.

Dün kitabı eline alıp inceledi. Kapağını çok beğendi. Fazla kalın bir kitap olmadığı için okumak istedi, sayfaları karıştırdıktan sonra;
-" Sen bu kitabı sakla ben büyüyünce okurum anne " dedi.

Bu da oğlumun dünkü damardan giren cümlesiydi :)

Neyse konuyu uzatmayayım Bizim Büyük Çaresizliğimiz ve yazarın tüm kitapları gerçekten kitaplığımızda bulunmalı, okunmalı ...

11 Mart 2012 Pazar

BEŞ SEVİM APARTMANI

"Cinlerle" alışılmadık bir yolculuğa çıkmaya var mısınız?

Yok beni hiç ilgilendirmez cin peri hikayeleri diyorsanız sıkı durun, çünkü sözünü ettiğim kitap bu cin - peri hikayelerine farklı bir boyuttan bakıyor !!!!

Okurken  romana adını veren Beş Sevim Apartmanı'nın adının anlamını merak ediyorsunuz önce. Yazar usta kurgusuyla ilerleyen sayfalarda bu adın anlamını okura açıklıyor. Beş Sevim Apartmanı'nın isminin hüzünlü hikayesini okuduktan sonra, apartman sakinlerinin hikayelerini okuyarak, şaşırarak ilerliyorsunuz sayfalarda.

Sayfalar ilerledikçe apartman sakinlerinin gerçek hikayelerini okuyup bu sefer de şaşkınlığınız yerini düşünmeye bırakıyor.  Apartman sahibi psikiyatr Samimi Bey'in günlüğü de romana farklı bir boyut kazandırıyor.

Beş Sevim Apartmanı Mine Söğüt'ün ilk romanı.
Mine Söğüt  kitapları  sessiz sessiz giriyor kitaplıklarımıza.
Tam da benim sevdiğim gibi. Kulaktan kulağa tavsiye ile. Reklamdan abartıdan uzak.
Beş Sevim Apartmanı inceliklerle kurgulanmış, incecik ama derinlikli bir roman. Derinlikli çünkü, cin -  peri hikayelerinin geri planında anneleri ya da babaları tarafından harcanmış çocukların hikayelerini anlatıyor.

Halen Mine Söğüt'ü tanımayan, kitaplarından haberdar olmayanlara özellikle tavisye ederim.

28 Şubat 2012 Salı

RUS KIŞI


Tüyap Kitap Fuarı'ndan aldığım kitapları okumaya başladım.
Okumak için önce Rus Kışı'nı tercih ettim, malum Sibirya soğukları ayağımıza kadar geldi bu yıl. İstanbul'a bile yıllardır hiç yağmadığı kadar kar yağdı.
Antalya  dün gece yarısı yağan dolu ve bütün gün yağan karla karışık yağmurla kıştan nasibini aldı. Bu durumda Rus Kışı'nın mevsimine uygun bir zaman diliminde okumam gerektiğini düşünerek önce bu romandan başladım.

Daphne Kalotay kitabın yazarı. Rus Kışı yazarın ilk romanı  Kitabı yazmadan önce çok araştırma yapmış yazar. Zaten bundan son sayfalarda da söz etmiş. Romana emek verilmiş çok belli .

Bolşoy Balesi'nin ünlü balerinlerinden Nina Revskaya'nın hayatını anlatan roman aslında Rusya'dan mecburi bir kaçışın öyküsünü anlatıyor.

Geçmiş ve şimdiki zaman arasında gidip gelen romanı okurken Nina'ya ait mücevherler okurun gözünü alıyor. Bunların içinden bir mücevher Nina'nın sırrını hayatının son anlarına kadar saklayamamasına neden oluyor.
Ben kitabın kapağına vuruldum önce. Zarif bir boyuna tersten asılı amber kolye çok ilgimi çekti. Kitabı henüz bitirmedim, sonlarına yaklaştım. İlginç konusu hoşuma gitti.
Soğuk kış günlerinde okuması zevkli oluyor, benden söylemesi :))

10 Şubat 2012 Cuma

KİNYAS VE KAYRA


Ne Hakan Günday'ı tanırdım, ne de romanlarını.

Sürekli alış veriş yaptığım kitapçıda gözüme çarpan bir kitaptı  Kinyas ve Kayra. Adı ve kapağı çok itici gelirdi, elime alıp incelemezdim bile.

Kitap önerilerine çok güvendiğim kitapçım bir gün bana neden Hakan Günday'ı okumadığımı sordu. Ben de nedenlerimi saydım kısaca. Yanıldığımı söyledi. Hakan Günday'ın gelecek vaad eden yazarlardan biri  olduğunu, henüz çok genç olduğunu Kinyas ve Kayra'nın yazarın önemli romanlarından biri olduğunu söyledi. O sırada yazarın yeni roman AZ da piyasaya  çıkmıştı.

Merak ettim haliyle. Önce ama istemeyerek Kinyas  ve Kayra'yı aldım. Mevsim yaz başıydı. Sıcaklar henüz başlamamıştı ve ben şaşırarak, şoka girerek, kitabın içndeki her bir cümlenin altını çizerek romanı okudum.
Hemen ardından AZ'ı okudum. İki romanı okuyup bitirdikten sonra yazarı tanımak istedim. Merak ettim. Hayata bakış açısı, kelimelerle kurduğu dünya çok farklıydı.

Hakan Günday romanlarında, her zaman yürüdüğümüz yolda, kaçırdığımız ayrıntıları bize gösteriyor adeta. Her zaman yürüdüğümüz için ayrıntıyı nasıl da gözden kaçırdığımızı okurun yüzüne çarpıyor.
Şimdi sırada yazarın  Ziyan ve Azil adlı kitapları var. Bunun için büyük bir özlemle
 I. Antalya Tüyap Kitap Fuarı'nı bekliyorum.
Fırsat bulabilirsem yazarla tanışıp, kitaplarını imzalatmak için ...

-------------------------

** " Dünyayı küçük gördüğü için kendini büyük sanıyordu. Tabii büyük bir göz yanılması söz konusuydu. eğer dünya bu kadar küçük olsaydı, kaybolmamak için bu kadar uğraşır mıydı sokaklarında ?"

**" Hayat, ölene kadar hissedilen zevklerden acılar çıkarıldığı zaman geriye kalandır. Hayat = Zevk - Acı. Sonuç pozitifse yaşamışsındır hayatı, negatifse ölmüşsündür doğduğun gün ."

** İçi ne kadar doldurulursa doldurulsun yine de hafiftir hayat, çünkü altı deliktir, delikse ölümdür.

** Kitaptan sevdiğim cümleler ...